17 Ekim 2009 Cumartesi

Nobel Barış Ödülü'nü Tartışmak

2009 Nobel Barış Ödülü’nü kazanan isim olarak 9 Ekim’de adı duyurulduğunda Barack Obama’nın kendisi bile şaşırmıştı bu onura layık görüldüğüne. Takdir edersiniz ki dünya çapında büyük prestiji olan Nobel Ödülleri’nin “barış”a dair olanına aday gösterilmek bile, günümüzün tek veya kimilerine göre hem tek hem de çok kutuplu ve ham madde ile ekonomik rekabete dayalı güç gösterilerine sahne olan siyaset dünyasında ayrı bir öneme sahip. Neticede, barışçıl ve uzlaşmacı bir kimliğe sahip olan ya da öyle görünen kutuplar; elindeki askeri, ekonomik ve siyasi gücün yanında bir de Nobel ödülleri ve benzeri popüler ve prestijli sahnelerde kamuoyunun desteğine sahip olma fırsatını yakalayabiliyor.

ABD’nin çiçeği burnunda başkanı; savaş sonlandırma, asker çekme, nükleer silahları yok etme ya da benzeri bir barışa dair elle tutulur adımı olmamasına rağmen; seçim kampanyaları süresince ve koltuğa oturduğu 20 Ocak 2009’dan bu zamana kadarki uzlaşmaya, karşılıklı anlayışa ve empatiye dayalı demeçleri ile, tartışmalı bir şekilde de olsa Nobel Ödül komitesinin seçimi oldu. Ne var ki Barack Obama, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğü için tartışmalara yol açan ilk popüler figür değil. Örneğin,1919’da 1. Dünya Savaşı’nın ardından Miilletler Cemiyeti’nin kurulmasındaki çabasından ötürü, ödül 28. ABD Başkanı Woodrow Wilson’a gitmişti. İlginçtir, kendisi aynı zamanda ABD’yi bu büyük savaşa dahil eden kişidir. Savaşı sonlandırmak ve barış ortamını sağlamak için mi yoksa siyaset sahnesinde bir nevi piyonu karşıya sürüp vezire dönüştürmek için mi yapmıştır bu hamlesini; bunun yorumunu tarih okuyucularına bırakmak lazım. Yine eski ABD başkanlarından Jimmy Carter; görevi süresince Vietnam’daki kanlı süreçten sorumlu figürlerden olmasına rağmen; kendi kurduğu Carter Merkezi altında demokrasi, insan hakları ve uluslararası barışı sağlamak adına yaptığı ilerici çalışmalar ile 2002’de almıştı bu ödülü.

Ödülün verildiği en düşündürücü isimlerden biri ise şüphesiz ABD Dış İşleri Eski Bakanı ve Ulusal Güvenlik Eski Danışmanı Henry Kissinger. Kendisi, Şili’de demokrasiyle iktidara gelen sosyalist Salvador Allende’yi kanlı bir askeri darbe ile indiren meşhur diktatör Pinochet’e olan desteği ve Vietnam Savaşı sırasında tarafsız olduğu bilinen Kamboçya ile Laos’a yapılan bombalamalardaki rolü ile bilinir. Enteresandır, Kissinger Vietnam’dan asker çekmesi ve uzlaşma için zemin hazırlaması nedeniyle 1973’te Nobel Barış Ödülü’nü kazanmıştır. Bunların yanında Theodore Roosevelt, Shimon Peres, Yitzhak Rabin, Yasser Arafat ve Mikhail Gorbachev de Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen kişilerdendir ki her biri için de kafalarda istemsiz soru işaretleri oluşması doğaldır. Gördüğünüz gibi, Nobel Barış Ödülü’nü alan bazı liderlerin geçmişte yaptıkları işler, aldıkları ödüle kamuoyu nezdinde gölge düşürebiliyor. Ne var ki, Alfred Nobel’in barış ödülü için vasiyetinde bulunan tanım, yapılan bu tartışmalı seçimleri bir nebze de olsa (gönüllerde olmasa bile kağıt üzerinde) meşru kılıyor: “Barış Ödülü, takip edilen yılda milletler arasındaki barış ve kardeşliği sağlamak için en çok eforu sarfeden, savaş halindeki orduları geri çeken ya da sayılarını azaltan ve barış görüşmelerine aracılık yapan kişilere verilir.”*

Tartışmalı ve kimi zaman karanlık geçmişlerine rağmen, ödül tanımında geçen eylemlerden birini ya da daha fazlasını takip edilen yılda yaptığı için, yukarıda ismi geçen liderler ve gelecekteki muadilleri ödüle layık görülebiliyor. Önceki paragraftaki isimlerin aksine kimse Barack Obama’nın karanlık, tartışmalı ya da kavgacı bir geçmişe sahip olduğunu söyleyemez. Peki bu ödülü almak için yıpranmamış olmak yeterli midir? Ya da bahsedildiği gibi takip edilen yılda barışçıl ve uzlaşmacı demeçler vermiş olmak bir kimseyi bu ödülü almaya layık kılar mı? Nobel Komitesi’nin başkanı Norveçli Thorbjørn Jagland’ın kararın ardından verdiği demeçten yardım alabiliriz bu aşamada: “Biz bu ödülü gelecekte olabilecekler için vermedik. Obama’yı geçtiğimiz sene içindeki çabalarından dolayı ödüllendiriyoruz ve umuyoruz ki bu ödül ile yapmaya çalıştıklarına biraz da olsa katkıda bulunmuş oluruz.” ** Ödülün neden verildiğine dair detaylı açıklamada ise Obama’nın uluslararası arenadaki olağanüstü işbirlikçi politikasından, Ortadoğu’ya ılımlı yaklaşımından ve de nükleer silahlanmanın sınırlandırılması için yaptığı çalışmalardan dem vurulmuş.

Nobel Ödül Komitesi’nin aldığı bu karar, çoğu kişi tarafından henüz somut adımlar görülmediği için premature olarak değerlendiriliyor. Kimisi ise olaya farklı bir perspektiften bakarak, bu ödülün Obama’ya elini taşın altına daha fazla koyması için bir teşvik olabileceğini öne sürüyor. Ancak yukarıda da belirttiğim üzere Nobel Barış Ödülü, gelecekteki olası hamleler için değil takip edilen yıldaki çalışmalardan dolayı veriliyor. Peki o zaman, son soru geliyor: Nobel Barış Ödülü’nü Barack Obama mı almıştır yoksa bu ödül Barack Obama’ya verilmiş midir?

*http://nobelprize.org/alfred_nobel/will/short_testamente.html
**http://www.worldsecuritynetwork.com/showArticle3.cfm?article_id=18081&topicID=66

AÇMÖF Boğaziçi Bülten, yıl: 4, sayı: 1

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Röportaj

Galatasaray Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nden Tolga Çevikel Türkçe blog dünyasıyla ilgili tez çalışmasında politika üzerine yazan blog yazarlarıyla röportajlar yaptı. Derin Sular, Düşünceler, Çağatayca, Pakvizyon gibi ünlü blogların arasında benim gibi eti budu belli olmayan bir blog yazarına da sorular sordu, sağolsun. Mail yoluyla yaptığımız röportaj anı niyetine aşağıda. Bense bir süre yoktum buralarda, yine yokum, sarmıyor bu memleketin meseleleri beni. Sarmıyor değil aslında, çok sarıyor, boğuluyorum. Bir ara görüşmek üzere.

-Hapishane Günlükleri'ni Şubat ayında oluşturmuşsunuz. Altbeyin, Bira Sigara Futbol adlı iki blogunuz daha var. Tümü bu değil mi? Hapishane Günlükleri'ne benzer bir blogunuz daha var mıydı önceden?

Daha önceden çalışamıyoruz.blogspot.com adresli arkadaşlarla ortak yazdığımız bir blogumuz vardı. Konseptsiz bir blog yaratma amacındaydık o zaman. Siyaset de yazarız, magazine de gireriz, müzik ve sinema eleştirisi ya da felsefe, edebiyat; klavyemize ne gelirse onu yazarız diyorduk. Epey eğlendik çalışamıyoruz'a yazarken. Vadesinin dolduğunu düşündüğüm bir zamanda, biraz da zirvede denilebilecek zamanda kapattık blogu. Günde 100-150 tekil tıka ulaşmıştık ortalama olarak. Hiç fena değildi.

-Hapishane Günlükleri'ni yazmaya nasıl ve neden karar verdiniz?

Çalışamıyoruz'a yazdığım siyaset ve gündem yazıları diğer yazıların arasında kayboluyordu açıkçası. Düşünsenize, sizin gündem ya da siyaset üzerine yazdığınız bir analiz yazısının üstünde okuyucuyu güldürmeyi amaçlayan mizah içerikli bir yazı var, belki hemen altında da bir şiir ya da mesela bir futbol yazısı var. OKuyucunun algısı şekilden şekile giriyor konseptsizlikten dolayı. Öncelikle bu yüzden, biraz da kendi blogumda at koşturmak istediğimden dolayı hapishane günlükleri'ni açtım.

-Blog okumaya ilk ne zaman başlamıştınız? Yazmaya başlamadan önce ne tür/hangi blogları takip ediyordunuz?

Kişisel blogları takip ediyordum. Blogların en güzel özelliklerinden biri olan link paylaşımı ile de diğer blogları keşfetmeye başladım. Ama başlangıç noktam bloglayan ve bundan büyük zevk alan bir arkadaşıma özenmek oldu açıkçası. Şubat 2006 olması lazım başlangıç tarihi. Benden çok daha eski yazarlar var ama yine de yeni sayılmam blog dünyasında.

-Daha önce gazetecilik veya yazarlık tecrübeniz olmuş muydu? (Ya da amatör olarak yazdıklarınız bir yerlerde yayınlanmış mıydı mesela?)

Üniversitede okuyorum şu sıralar ve önümüzdeki birkaç yıl da bu süreç devam edecek. Okul dergisi, gazetesi ya da internette yayımlanan yazılarım haricinde profesyonel bir çalışmam olmadı. Gazetecilik büyük emek isteyen, sonunda da sizin bütün uğraşınıza karşı nankörlük edebilecek bir meslek. Üniversite sonrasında ya da sırasında böyle bir yol seçer miyim bilemiyorum ama yazmayı seven bir insan kaleminden, kağından, klavyesinden hiç bir zaman ayrılamayacağından dolayı bu yol da kapalı değildir diye düşünüyorum, ama profesyonel ama amatör.

-Neden kendi gerçek isminizle yazmayı tercih etmediniz?

Bunun tek ve gerçek sebebi 21. yüzyıl insanının komplo teorileri karşısındaki ezikliği, cahilliği ve çaresizliği. Çok klasik, bilindik bir komplo teorisi vardır: İnternette izleniyorsunuz, "büyük birader" size gözetliyor, her yaptığınızı takip ediyor ve bu yaptıklarınız bir gün sizin karşınıza çıkacak. Bunun bir safsata olduğunu düşünsem de çoğu zaman, içimdeki o ufak korkudan dolayı bir takma ismin arkasına gizlendim. Malum siyaset yazıyorsunuz ve bilmeniz lazım ki ülkemizde siyasi görüşünden dolayı insanların hayatları değişebiliyor, değiştirilebiliyor kimi zaman.

-Blogunuza ne zamanlar yazma ihtiyacı duyuyorsunuz? Sizi yazmaya iten ne oluyor?

Yazma işlemi birçok tetikleyicinin sayesinde oluyor aslına bakarsanız. Sizin içinizdekileri anlatma isteği, insanlara ulaşma isteği, beğenilme ve takdir görme arzusu, yorum yaparak fikir yığınına katkıda bulunma isteği vb. Kişisel bir bloga nazaran siyaset içerikli bir blogda yazı yazmak epey zor. Temel politika bilgisinin yanında gündemi takip etmek ve aynı anda seyreden birkaç meseleyi birden iyi analiz edebilmek lazım. Bunun için zaman lazım. Biraz da gündemi sürekli çalkalanan bir ülkede yaşamıyor olmanız lazım. Ülkemizde siyaset hakkında kendini tekrar etmeden yazmak çok zor. Gündem kendini tekrar ediyor çünkü.

-Bir yazınızı hazırlamak ne kadar zamanınızı alıyor genelde? Ya da şöyle sorayım, blogunuza günde ortalama ne kadar mesai harcıyorsunuz?

Kişisel bloguma yazmak hiç zamanımı almıyor desem yeridir. Aklıma geliyor ve yazıyorum. Futbol içerikli blogumda da rahat sayılırım üslup konusunda. Çok zamanımı alıyor sayılmaz. Ama hapishane günlükleri'nde bir yazı yazmak için o konuda araştırma yapmak zorunluluk. Gündemi takip etmiyorsanız da kalem oynatmanız imkansız sayılır, bu da demek oluyor ki her gün okuduğum gazeteye harcadığım 20-30 dakika, yatmadan önce elime aldığım bir kitaba harcadığım 1 saatlik zaman, arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerde harcadığım vakit, televizyonda haberleri izlerkenki yarım saat vb gibi hepsini toplarsak eğer, epey zaman harcıyorum, evet. Bunun içinde yazma süreci yok, sadece benim beslenme diye tabir ettiğim süreç var. Benim gibi mükemmeliyetçi insanlar için beslenmenin ertesinde yazı yazmak kabir azabı. Sonuç olarak zaman, emek ve sabır isteyen bir süreç yazı yazma ya da bloglama işi.

-Site istatistiklerinizi takip ediyor musunuz? Blogunuzu ortalama kaç kişi okuyor günlük, aylık?

Hapishane günlükleri'yle ilgilenemiyorum uzun zamandır. Geniş kitlelere ulaşamadan hevesimi kaybettim diyebilirim. Ama sansasyon peşinde koşmayan, google gibi arama motorlarına oynamadan sadece içeriğiyle iş yapmaya ve insanlara ulaşmaya çalışan amatör bir yazar için günlük 150-200 tekil tık sayısı epey iyi sayılır. Sizin gösterdiğiniz çabaya ve marifetinize bağlı. Hapishane günlükleri değil ama birasigarafutbol.blogspot.com bu sayıya ulaşıyor diyebilirim.

-Ulaşmak istediğiniz okuyucu profili/hedef kitleniz kim?

Gündem ve siyaset denilince kutuplara ayrılmaktan, kategorize edilmekten, taraf diye nitelenmekten hoşlanmayan, meseleleri çift taraflı düşünmeyi tercih eden ve sadece benim fikrim demekten ziyade yeni ve diğer fikirlere de açık olan, eğitim seviyesi orta ve yüksek sayılabilecek 20-30 yaş civarı bir kitleye seslenmeye çalışıyorum. Tabi yazılarınızı herkese yayınladığınızdan dolayı hedef kitleyi seçebilmek gibi bir şansınız yok. Seçmek gibi bir isteğim de yok aslında. Herkes okusun ama herkesin anlamasını da beklemiyorum.

-Blogunuzu takip edenler, sizinle ilişki kuruyorlar mı? Kuruyorlarsa, hangi yollarla oluyor bu?

Yorumlar aracılığıyla oluyor ilişkimiz. Çok sağlam olduğunu söyleyemem. O konuda fazla beklentim de yok; olsa iyi olur, olmazsa olmasın gibi düşünüyorum. Kimseye kafasına silah dayayıp yorum yaptıramam, içi dolu yorum yazmak da aslında bir nevi yazı yazmak oluyor çünkü. Okuyucu yazamayacağını düşünüyorsa yorum yapmasını da isteyemem.

-Yazarken dikkat ettiğiniz etik ilkeler neler? Şunu asla yapmam, şuna özellikle dikkat ederim gibi?

Tabi ki öncellikli ilke içerik kopyalamamak. Bu konuda başkalarına değil ama kendime çok hassasım. Başkalarının benim içeriğimi benden izinsiz, kendileri yazmış gibi kullanmasını pek sorun etmiyorum. Herhangi maddi ya da manevi beklentim yok çünkü yazdıklarımdan. İnternetin kara deliğine attığınız artıklar hepsi sonuç olarak. Para beklemiyorum yazılarımdan ya da benim karakterimi yüceltmesini, beni diğer insanların önüne geçirmesini hayal etmiyorum. Yani alabilirler, kullanabilirler yazılarımı. Daha çok insana ulaşmanın en kolay yolu. Ama öte yandan kendim yazabiliyorken içerik kopyalamam, kimsenin yazısından kaynak belirtmeden alıntı yapmam. Bu temel bir ilke zaten.

Bir siyaset blogu için ise benim kişisel olarak bakış açım ve isteğim meseleye tek taraflı yaklaşmamak ve herkesin göremediği bir noktadan görmeye çalışmak. Farklı olmak yani. Kendini takip eden bir gündemimiz olduğu gibi aynı zamanda kendini tekrar eden bir de medyamız var. Öne çıkmanın tek koşulu farklı olmak. Tek taraflı yaklaşmamak da sizi bir partizan bir taraftar olmaktan uzaklaştırıyor. Daha sağlıklı bir bakış açısı sağlıyor.

-Şu anda hangi/ne tür blogları takip ediyorsunuz daha çok? Özellikle politik blogları/yorum bloglarını nasıl buluyorsunuz?

Türkiye'de gelişmiş bir politika blogu dünyası olduğunu söyleyemeyiz. Çok emek istediğinden ve getirisi olmadığından dolayı ancak gönüllü olabilecek birşey bu. Devamlılığı sağlamak da kalıcı olmanın birinci şartı. Derinsular gibi, çağatayca gibi, ekonomitürk gibi bloglar ilk aklıma gelenler takip ettiklerim arasında. Getirisi olduğu zaman bu tip bloglar artacaktır diye düşünüyorum. Bahsettiğimiz zaman blog dünyasının yazılı ve görsel medyaya gerçek bir alternatif olabildiği zaman oluyor. Yurtdışında bu tip örnekler var aslında.

-Diğer blog yazarlarıyla ilişkiniz/tanışıklığınız var mı?

Çok sayılmaz. Bu konuda bir isteğim ya da girişimim de olmadı. Blog buluşmaları ya da ödül törenleri de oluyor, takip ediyorum ama çok da samimi geldiğini söyleyemem.

-Sizce Türkiye medyasının en temel birkaç sorunu hangileri? İlk aklınıza gelenler, en önemli bulduklarınız.

Kendini tekrar etmek demiştik. Bunun yanına çarpık çıkar ilişkilerini de koyabiliriz. Medyanın eleştirel yanının kaybolmasına neden olan çıkar ilişkileri -hatta ahlaksızlıkları demek istiyorum- yalnızca bugünün gazeteciliğine ya da yayıncılığına değil geleceğinkine de etki ediyor. Medyada çalışan çoğu insan belli prensiplerden uzak maalesef. Ahlaki konularda çelişkiler içindeler. Bir yolsuzluğu tespit ediyorsa eğer bir gazeteci, bu yolsuzluğu kimin yaptığı o haberi yayınlamasına etki edebiliyor. Ona ekmeğini veren adamın yolsuzluğunu ortaya çıkarması bir gazeteci için elbette epey zor ama bu durum da sistemin bir türlü rayına oturamamasına sebep oluyor.

-Sizin blog yazmanızda Türkiye medyasından duyduğunuz rahatsızlığın bir rolü olabilir mi?

Elbette. Kendini tekrar eden ve profesyonel denilen medyamızı okumak yerine farklı bir noktadan bakabilen amatör bir blogcuyu tercih eden çok insan var.

-Bloglar, bu sorunlarla ilgili açılımlar sağlayabilir mi sizce? Neleri değiştirebilir?

Biraz idealist olmak lazım sanırım bu konuda. Getirisi olmadığında, kaybedecek birşeyiniz olmadığında eleştirel tarafınız iyice keskinleşir. Ama ekmeğinizi kaybedecekseniz, toplumdaki sosyo-ekonomik pozisyonunuz etkilenecekse yaptıklarınızdan dolayı, o zaman o keskin eleştirel tarafı korumak için idealist olmak gerekiyor biraz. Kaybedecek çok şeyin olmaması gerekiyor. Blogunu zevk için yazan benim gibi biri için, evet diyebiliyorum ki ben yeni açılım getirebilirim. Ama mesela Fatih Altaylı'nın da blogu vardı birkaç ay öncesine kadar. Son çalıştığı gazeteden ayrıldığında bloglamaya başlamıştı ve sonrasında da Gazeteport'a geçmişti. Benim kadar pervasız yazabileceğini düşünmüyorum ben Fatih Altaylı'nın. Beklemiyorum da aslına bakarsan. Bundan para kazanıyor, sermayesi bu. Benim maddi manevi beklentim yok.

-Milliyet gazetesinin de bir blog hizmeti var. Takip ediyor musunuz, nasıl buluyorsunuz bunu?

Birkaç kez göz attığım olmuştu. Beğenmemiştim. Takip etmeye değecek kadar kaliteli olduğunu düşünmüyorum.

-Blogunuzda neden Google Ad Sense vs. gibi bir uygulamaya yer vermiyorsunuz?

Dediğim gibi, maddi bir beklenti içinde olmak benim yazılarımın düzeyini etkileyebilir. Bunun yanında okuyucuyla aramdaki samimiyeti de bozabilir. Kendisini müşteri gibi hissetmesini istemem okuyucunun.

-Son olarak yaşınızı, eğitim durumunuzu ve mesleğinizi de sorabilir miyim?

22 yaşındayım. Boğaziçi üniversitesinde okuyorum, siyaset bilimi öğrencisiyim.

Tekrar çok teşekkürler, selamlar.

Rica ederim, size de iyi çalışmalar.

18 Mart 2008 Salı

Siyasetin Sonu - Nuray Mert

Ne kurucu ideolojiyi sonsuza kadar her türlü tartışmaya kapatarak 'Cumhuriyet' korunur, 'ne seçimle geldik, kralını tanımayız' kafasıyla demokrasi işler. Bu iki kafanın bizi sürüklediği uçurumda tutunacak dal bulmak zorundayız. Ne dar kafalı bir cumhuriyet bekçiliği ne de, aynı derece dar kafalı bir demokrasi kahramanlığı tutunacak dal değil. Kim ne kadar bekçilik yapar veya diğer taraftan kim ne kadar çok oy alırsa alsın, demokrasiler, asgari müştereklerin olduğu zeminde işler.

Demokrasi dediğimiz şeyin işlemesi için, asgari uzlaşma zemini, en az özgürlüklerin teminatı kadar önemlidir. Asgari uzlaşı zemininin ortadan kalktığı toplumlarda, özgürlük falan lafta kalır, kapışma, dalaşma ortamı hâkim olur. Şu anda söz konusu olan, bu yönde bir gidiştir.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=250454

Kambur

"Ne de olsa en çok çiğ damlası, en sessiz gecede düşer." - Irvin Yalom / Nietzsche Ağladığında
En sessiz gece, herkesin sustuğu değil, senin sustuğun gecedir. Sen sustuğunda sessiz olur ortalık, karanlık basar. Düşüncelerinin beyninde kapladığı yer, bedeninde kambur olarak tezahür ettiğinde insanların ses etmesi sessizliği besler aslında. O sesler duyulmaz, o insanlar görünmez olur. Bir sen olursun o kamburun altında. Kamburu gören dostun "Hayırdır?" diye sorar ve belki dinler seni.

Dinlenmeye muhtaç olduğumdan değil bu serzeniş. Havada asılı kalan ve kimsenin dokunamadığı bir gerçekten bahsediyorum. Değişmez gerçek. Aslında bırakın üzerine iki çift tespit yapmayı, "değişmez gerçek" denecek kadar bile somut değil, bahsedilemeyecek kadar soyut.

O sessizlik büyük olaylara gebedir. Büyüklüğü izafi olarak bilecek kadar büyüksen, beklentileri düşük tutmayı bilecek kadar da bilgilisin diye düşünüyorum.

Karanlıkta ve sessizlikte kendi ayakları üstünde koca koca kamburlarla yaşabilen bir toplum hayal ediyorum. Sonra vazgeçiyorum. Olmayan şey hayal edilir, var olsa bahsedilmez ve önemsenmez bile.

09 Mart 2008 Pazar

"Türkiye'yi Olağanüstü Günler Bekliyor"

çalışamıyoruz arşivinden - 26 mayıs 2007

Radikal
'in yeni yazarlarından Gökhan Özgün'ün bir fıkrası ile başlayalım yazımıza. Sonra da başka bir bakış açısıyla tatlandıralım konuyu...

Bir Türk ölmüş, cennete gitmiş.
Tanrı ona demiş ki, 'Sen benim sevgili bir kulumsun, dile benden ne dilersen.'
Türk, hiç sektirmeden hemen cevap vermiş.
"Hava durumunun bile insanı şaşırtamadığı, sıradan, basit, 'olağanüstü olmayan' tek bir gün istiyorum. Ömrümde hiç görmedim de" Tanrı, "Tamam" demiş, "İstediğin bu olsun, sana öyle 'olağan' bir gün vereceğim ki, tek bir ağacın tek bir yaprağı bile zamansız kıpırdamayacak. Burası cennet, sana 'olağanüstü olağanlıkta' bir gün veriyorum, tadını çıkar."
Türk, müthiş bir heyecanla Tanrı'nın huzurundan ayrılmış.
Ertesi gün Tanrı Türk'e sormuş, "Nasıl aradığın huzuru buldun mu? Günün tadını çıkardın mı?"
"Çıkardım efendim" demiş Türk, "Nasıl güzeldi, size anlatamam."
Tanrı sormuş, "Peki ne yaptın bu güzel günde? Söyle, beni bile meraka düşürdün, cennete pek rastlanmayan bir durum bu."
"Uzun süredir 'huzur' bulup yazamadığım bir yazı vardı, onu yazdım" demiş, Türk.
"Nedir bu yazının konusu Allah aşkına?"
diye sormuş, Tanrı.
Türk, yine hiç sektirmeden cevap vermiş.
"'Türkiye'yi olağanüstü günler bekliyor!', yazının başlığı bu efendim."

Böyle bir söylemle Türkiye'de birisinin karşısına dikilirsen, sadece ağzıyla değil her tarafıyla gülmesine izin verirsin karşındakinin. Böyle bir memleket işte, her dakikada ayrı bir tantana kopuyor. Hiçbir ülkenin medyası bizim kadar 'flash' haberler ile meşgul olmuyordur herhalde. E bu kadar tantana koparken, ülkenin şu anını ve geleceğini şekillendiren olaylar ceryan ederken de, biz gençler ve de benzer durumlarla ilgili kesimler de sürekli kafa patlatıyor; şöyle olsaydı daha iyi olurdu, bak şuraya yazıyorum bu aday olacak, eminim ki bu böyledir de şu değildir, amerika böyle, ab ise şöyle vs vs.

Böyle böyle, beynimizi, dimağımızı, körpe kalması gereken taraflarımızı gündemdeki meselelere feda edince, bu konuları tartışmadan önce lazım olan temellerden yoksun kalıyoruz. Gecekondu inşa ediyoruz bir nevi. Alt taraflar görünürde sağlam. Üst kata da çıkabilirsin, basamaklar var. Ama en ufak bir sallantıda, tereddütte diyelim, ya da bilgi eksikliğinde, bina tepene yıkılıyor. Temellerden yoksun olmamızdan dolayı.

Gündeme suç atmak da istemiyorum o kadar da. İnsanlarımız da ne kadar temel bilgileri öğrenmeye yatkın bilmiyorum, emin olamıyorum. Zaten kimi insanın, gazete dergi okuması ve kendini biliyor hissetmek istemesinin nedeni, günlük-gündelik sosyal ortamlarda egosal tatmin kıyılarında rahatça gezebilmek ve sosyal bir üstünlük sağlamak. Kahve köşelerinde fenerin, cimbomun kimi transfer etmesi gerektiği, hangi taktikle oynaması gerektiği muhabbetleri bu amaca hizmet ederken, daha üst tabaka kesimlerin dil alışverişlerinde politika ve ekonomi bu görevi görüyor. Hele bir de gündem sıcaksa, bir cumhurbaşkanı seçiliyor ya da bir saldırı mevzubahis olmuşsa, bahsettiğim kesimler bayram ediyor. (kendi kendimize bir eleştiri yaptığımın farkındayım ama bu farkındalıkla da amaçladığım şey, o kesimlerde bir payımız varsa, onlara özendiğimi oluyorsa arada, bundan kurtulmak, o kesimlerden sıyrılmak)

Yine de azınlıkta kalan kesimin bilinçli tartışmalarını parantez dışında tutuyorum. Sadece sosyal statüde kendine genişçe bir yer açmak için değil de, kendini geliştirmek için, sadece karşısındakine fikir üstünlüğü sağlamak için, onu ikna etmek için değil de, karşıdakinin açısından düşünme, empati yapma ve kendi fikirleri üzerine yeni fikirler inşa edebilmek için tartışan, konuşan insanlar parantez dışında. Onlardan daha fazla olmalı. Daha fazla olmalı ki, bu konuştuklarımız havada kalmasın. Ülkenin ileri gelenlerinden, yönetimindekilerden biri olmak şart değil. Bizler geride kalan, kamuoyunu oluşturan bireyleriz. Seçmeniz. Yani aynı zamanda yönetenleriz.

Zaten, yukarıda bahsettiğim sosyal statü 'kasıntısında' olmayan bireyler, illa bakan, başbakan olmamak gerektiğini, ülkenin gidişatında oyları ile yön verme kabiliyetine sahip olduklarının farkındalardır.

Diyeceğim o ki, okuyalım, tartışalım, öğrenelim, dinleyelim. Ama uzun vadede... İki gün önce gazetede okuduğun anektodla hava atmanın kime ne faydası var?

23 Şubat 2008 Cumartesi

Zaman: Hazır Değiliz

Bugün, Zaman gazetesi köşe yazarı Alev Alatlı'nın gazete yönetimi tarafından "henüz hazır değiliz" gerekçesiyle yayımlanmayan yazısına rastladım ntvmsnbc'nin haber portalında. Türban konusu bağlamında kadın kimliğine üzerine sağlam tespitlerle süslediği yazısı, Zaman gazetesi okurlarının henüz bu tür bir bakış açısına hazır olmadığı ve hazımsızlık yaratabileceği kuşkusu ve endişesi ile gazete yönetimi tarafından basılmamış:

Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin
belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık
kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini
örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan
olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu,
kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil.
Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun
benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer
yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük,
fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik)
yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde,
eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır.
Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.

Piyon

Tarihin çok eski zamanlarından beri varlığını koruyan ve anlatılagelen öyküleriyle vurgusu arttırılmış iki güzide oyunumuz vardır. Bunların biri satranç diğeri de tavladır. Denir ki: Eski zamanlarda bir Hint imparatoru Pers imparatoruna piyonuyla, atıyla, şahıyla, veziriyle satranç oyununu gönderir. Yanında da bir not iliştirir: kim daha çok düşünüyor/ kim daha iyi biliyor / kim daha ileriyi görüyorsa / o kazanır / işte hayat budur. Pers imparatoru vezirine gösterir oyunu ve çözmesini ister. Ardından da Hint imparatoruna cevap olarak gönderilebilecek yeni bir oyun yapmasını emreder. Vezir satranç oyununu allem eder kallem eder, çözer ve ardından da 10 gün içinde tavlayı bulur. Hint imparatoruna gönderilen tavlanın yanında şu not vardır: evet / kim daha çok düşünüyor / kim daha iyi biliyor / kim daha ileriyi görüyorsa o kazanır / ama biraz da şanstır / işte hayat budur.

Tavla değil ama satranç politika biliminin birçok konusunda metafor olarak kullanılagelir. Şahı, veziri, atı, kalesi, fili ve piyon ordusuyla iki tarafın mücadelesi görülür damalı tahtada. Bir savaş alanı da bir meclis toplantısı da satranç oyununa benzetilebilir istenirse. Okçuları ya da hükümet danışmanlarını fillere, atlıları ya da bakanları kale ya da ata, kumandan yardımcısını ya da başbakan yardımcısını vezire benzetebiliriz. Ordu kumandanı ve başbakan için de şah dediğimizde yalnızca piyonlar kalıyor geriye ki onların da rolü belli aslında: Bildiğin piyon.

TDK'de piyon: 1. Satrançta oyunun başında ön sıraya dizilen, bulundukları sıra üzerinde ilk hamlede bir veya iki hane gidebilen sekiz küçük taş, piyade.
2. mecaz Bir çıkar sağlamak için yararlanılan, istenildiği gibi kolayca kullanılabilen kimse.

Aslında daha da eğlenceli hale getirebilir ve benzerliği sadece meclisle sınırlı bırakmadan toplumun yönetenler ve yönetilenler düzleminde damalı tahtaya izdüşümünden bahsedebiliriz. İlk sırayı oluşturan ve arkası piyon olmayanlara dönük piyonlara halk yani yönetilenler desek, ikinci sıra da piyonların arkasına geçmiş ve aslında bir nevi "Arkanızdayız" izlenimi ve güveni veren üst kademe yani yönetenler, seçilmişler oluyor.

Şu sıralar - şu sıralardan kastım türban yasasının meclis onayını aldığı günden, dün Abdullah Gül'ün yasayı onaylamasına kadar olan süreç - çeşitli mitingler gördük, izledik televizyonda. Bir tarafta türbanlı kız/kadın/bayan/dişi (feministlerden tepki görmemek için ne diyeceğimi şaşırıyorum bazen) öğrenci ve gençler ellerinde türbanın namus ve iffet koruyucusu olduğu ve türban özgürlüğünün hakları olduğunu belirten pankartlarla ve bezlerle kendilerince haklarını arıyorlar, diğer tarafta da yine bir grup genç bayan, türbanın kadının kimliğini örten, haklarını kısıtlayan, erkek cinsi tarafından yaratılmış bir simge olduğunu savunuyor ve yine pankartlarla ve sloganlarla düşüncelerini aktarıyor.

Şu anda meclisimizdeki kadın milletvekili sayısı 48. Toplam sayının kaçı ediyor yani oransal olarak? Yaklaşık yüzde 11'i. Türban yasası hakkındaki ilk gün yapılan meclis oturumunu izliyorum. Kadın konuşmacı göremiyorum. Bıyıklı, göbekli kadın da yok bildiğim mecliste. Hepsi erkek konuşanların. Konu nedir? Üniversite gençlerinin türban takma özgürlüğü. Peki milletvekillerimizin kaçı üniversite mezunu? İlkokul mezunu olmak yetiyor milletvekili olmak için. Kaçı üniversite havasını almış ki üniversite hakkında yorum yapabiliyor. Üniversite, sormayı ve sorgulamayı öğrendiğiniz ve öğrenme denilen insan işinin 18 yıl boyunca bildiğinizden daha farklı olduğunu gördüğünüz yerdir. Biat kültürünü ve 'sorgusuz kabul' alışkanlığını aştığınız yerdir.

Hala türbanın ve inancın siyasete alet olmadığını söyleyenler var. Tarih boyunca inanç meselesinin siyasetle sevişir durumda olduğunu bilmiyorum nasıl anlatırız topluluklara?

Kadının piyon olduğu, türbanın piyon olduğu, inancın piyon olduğu, halkın piyon olduğu bir damalı tahta üzerindeyiz. Biri ak biri kara diyor. Halbuki ak ve kara iç içe, yan yana.

19 Şubat 2008 Salı

Self Something

İngilizce kelimeleri günlük konuşmalara eklemek moda günümüzde. Yabancı dil eğitimini alırken hali hazırda kendi dilini temellendirememiş ve tökezleyeyazan yeni gençliğin mazur görülebilecek davranış stili. Bilmem ki suçlayamıyorum onları ben, zira ben de bazen kendimi tutamıyorum ve bir muhabbet anında "hani nasıl derler, self-respect işte" deyiveriyorum mesela. Bir anlık bir utanç silsilesi ve sonrasında artık kanıksanmış bir davranış olduğundan conversation'ın devam etmesi. Bak yine yaptım.


Bireylerin kendi dillerinin öğretilmesi sürecinin yamalı bohça gibi neresinden tutsan elinde kalacak bir mevzu olduğu ülkemizde, davranış bozukluğu ve ilgi hastalığına yakalanmış gençlerin dikkat çekme amacıyla yabancı dilde kelime kullanması bir nebze hazmedilebiliyorken, bir de yazılı basınımızın gözde kalemşörleri sekreterlerine yazdırdığı günlük yazılarında bu yabancı dil özentiliğini özentilikten çıkarıp da normal ve aristokrat bir konuma getirdiğinde film kopuveriyor.

Türk medyasının söylenegelen tabiriyle amiral gemisi Hürriyet'in 17 senelik efsane kaptanı Ertuğrul Özkök'ün bu konuda kötü bir sicili var özellikle. Ertuğrul Özkök'ü bir nebze anlayabilir zihni açık olan bir okuyucu; kendisi bilen bir insan, rolünü ona göre oynaması gerek. Ama mesela Cüneyt Ülsever gibi fikirleri ve yazımı takdir edilebilecek başka bir Hürriyet yazarı da benzer bir stil içine girince insan şaşırıyor. "Niye?" diyor. "Niye bir Türk insanı diline yabancı bir dili katar, nedir amacı?"

Nedeni basit aslında.

Tahayyül edin: Civcivli bir tartışma ortamı. Görüşlerinizi en temiz ve anlaşılır bir biçimde aktarmanız, karşınızdaki üzerinde sağlam bir etki bırakabilmeniz ya da konuşmanın perspektifinin genişlemesi açısından önemli. Amacınız bir beyin fırtınası ve bilgi paylaşımı ya da argümanlarınızla karşınızdakine üstün gelme çabası olsun, farketmez. Kafanızdakini anlatmak için bir iki Türkçe kelime yeterli gelmiyor işte o anda. 'Özgüven' kelimesiyle kişinin kendine olan güveninden ve karakterinin spesifik durumundan bahsedeceksiniz örneğin. Ama tek başına 'özgüven' kelimesi yetmiyor sanki. Çünkü özgüven kelimesinin karşınızdakinde bırakabileceği anlam sizin istediğiniz gibi olmayabilir ve birkaç anlam oluşabilir zihinde.

Yıllar boyunca Türkiye'de kalmış, Türkçe konuşmuş, anlaşmış, tartışmışsınız. Hakimsiniz dile ve bu yüzden biliyorsunuz ki bir kelimenin birden fazla anlamı oluşabiliyor yılların verdiği birikimle. Ama Türkçesi 'özgüven' olan İngilizce 'self-respect' kelimesini kullandığınızda, self-respect kelimesinin zihinde bıraktığı iz daha bir somut ve anlaşılabilir oluyor. Çünkü İngilizce beyninizde Türkçe kadar birikime sahip değil ve self-respect kelimesinin yansımaları ve anlam kırılmaları özgüven kelimesinde olduğu kadar çoğul değil.

Bir algı bozukluğu bana kalırsa bu. Şovmen tavırlarıyla yabancı dili yerel diline zerk eden bünyeleri bir kenara ayıralım; yabancı dil eğitimi almış ve bunu günlük yaşamında sıkça kullanan/kullanmak durumunda olan bizler için dil sürçmesi ya da Matrix'te bir hata gibi bu. Olmasını istemediğimiz ve engelleyemediğimiz. Belki de biraz da doğu ile batı arasında sıkışmış olmanın ve jeopolitik bir üstünlüğe sahip ülkenin üyesi olmanın dezavantajları belki de.

Bu konunun tam olarak hakkını vermek ne de zormuş. Yetmiyor kelimeler, cümleler sanki. Dil bilimci veya insan beyninin biyolojik, fizyolojik ve psikolojik tavırlarına hakim bir kişi olmadığımdan pes ediyorum, şimdilik.

Sanırım şu cümle ile kendimi soytarı yerine koyabilir ve bu tartışmadan sıyrılabilirim:

"Türkçe çok zayıf bir dil, kelime sayısı Avrupa ülkelerine nazaran epey düşük. Hani nasıl derler, Türkçe kullanarak karşımdakinde strong bir presence bırakabildiğimi düşünmüyorum."

09 Şubat 2008 Cumartesi

Türbanı Tartışmak

Son zamanlarda memleketin meşgul olduğu konu türban konusu. Terör saldırıları ve TSK'nın operasyonlarının dumanı üzerinde tüterken bir anda kendimizi Başbakan'ın yurtdışındaki "Türban siyasi imge olsa ne olur?" demeci ve ardından gelen "Üniversitedeki türban yasağının kaldırılması" tartışmaları içinde bulduk.


Bu konuyu geniş bir perspektifte düşünecek olursak bu tartışmanın ne tek bir sorundan oluştuğunu ne de tek bir çözümü olduğunu görürüz.

Türban yasağı ve bu yasağın kaldırılması konusu, 1982 anayasasının sert laiklik doktrininin ardından köklerini salan, Refahyol hükümetinin başına gelen 1997'deki postmodern darbe ile yolunu belirleyen ve AKP hükümeti döneminde iyice baş veren, filizlenen bir konu. Tabi 1980'den önceki dönemlerde de halkın geniş kesiminin muhafazakar olduğu ve dini konularda töre ve geleneklerdeki gibi büyük hassasiyetler taşıdığı bir gerçek. Hassasiyetler, ters zamanlarda büyük gerilimlere sebebiyet verebiliyor.

Türban ile başörtüsü arasındaki kabul edilen edilmeyen farklar; türbanın Arap tandanslı olması ve ancak bir imge olarak türbanın Türk milletinin zihnine yerleşirkenki geliştirdiği "başka bir milletten ithal değil bizim milletimizin öğesi" algısı; bir dini kitabın ve onun inanç prensiplerinin, kadınlar üzerinde kimilerine göre onları korumak için kimilerine göre de -ki aslında ilkinden çok daha inandırıcı olan- kısıtlamak için bazı kullanılması zorunlu objeler(türban, çarşaf vb) ve kurallar, kısıtlamalar hatta dayatmalar getirdiği gerçeği(
nisa suresi vb); kişinin inancının getirdiği düzenlemelerin ve kuralların, toplumun düzenlemeleri ve kuralları karşısında hiyerarşik açıdan hangi konumda bulunduğu; kişinin inancının ve onun kitabının, peygamberinin, tanrısının ne kadar tartışmaya açık olduğu, ne kadar tabu değeri taşıdığı ve tartışılmasının yaratacağı iyi sonuçlar veya olası infialler: Bunlar türban yasağı ya da engelinin bir solukta insanın zihninde yol açtığı ve şu sıralar kamuoyunun tartıştığı, tartışması gereken konular.

Türban konusu yukarıdaki satırlarda yazarın 10 dakika içinde aklına düşen maddelerle özetlenemeyecek kadar geniş çaplı, konuşulması ve tartışılması gereken bir konu. Bu konu üzerinde tartışmayı becermek, en azından denemek, olmayan tartışma kültürümüze ekleyeceği tecrübe puanları açısından çok önemli bir husus. Sorunu ve konuyu anlama, çözümleme ve tartışma becerisi, kümülatif bir tecrübeye bağlı. Bizim gibi "Ben tartışmayı biliyorum, tartışmama gerek bile yok. Dediğim doğru." insanlarına bunu anlatmak dahi zor ama türban tartışması millet olarak bu konudaki gelişimimiz için büyük bir şans bana kalırsa.

Haluk Şahin'in
9 Şubat tarihli Radikal'deki köşe yazısından alıntılayarak bitirelim.

Sık sık, Türkiye'nin kapsamlı ve dobra bir biçimde tartışamadığı hiçbir şeyi çözemediğini yazıyorum. Aynı şey niçin din konusunda da geçerli olmasın!

Bunun için tartışmanın çerçevesinin mümkün olduğu kadar geniş çizilmesi gerekiyor. Gündeme gelen sorular yalnızca inancın çerçevesi içinden tartışılmakla yetinilmemeli, dışından da tartışılabilmeli. Örneğin başörtüsü tartışmasına bakalım. Çeşitli tartışma düzeyleriyle karşılaşıyoruz. Örneğin:

Önkabulleri sorgulamayan biçimsel tartışma. Dinin gereklerine uymak için kadınların başı şöyle mi örtülmeli yoksa böyle mi örtülmeli?

Önkabullerden yola çıkan ama epistemolojiye uzanan tartışma: Kaynaklara göre dinde gerçekten kadın başının örtülmesi isteniyor mu, istenmiyor mu?

Önkabulleri de sorgulayabilen ama özünde teolojik olan tartışma: Yüce Tanrı günah yelpazesi bu kadar genişken kadınların saçını mesele yapar mı? Böyle bir ayrıntıyı dinin özüne ilişkinmiş gibi göstermek dini küçültmek olmuyor mu? vb.

Ve nihayet, önkabullerin dışından bilimsel tartışma: Başörtüsü aslında, sosyolojik sonuçları itibarıyla, erkek egemenliğini sürdürmenin ideolojik kılıflar giyidirilmiş bir aracı mı?

Reşit olmamış çocukların başını örterek onları güneş ışığı ve D vitamininden yoksun bırakmak insan hakları ihlâli oluşturmuyor mu? Ebeveynlerin buna hakkı var mı? vb. vb.

Laikliğin sorgulanmaz bir ilke olarak kabul edildiği dönemlerde başörtüsü konusu da sorgulanmadan kabul edildi. Yapılan tek tük tartışmalar hemen tamamen birinci ve ikinci düzeylerde kaldı. Ancak son zamanlarda laiklik tartışmasının kapsamının genişlemesine paralel olarak din tartışmasının kapsamı da genişliyor.

Çirkin tartışmalardan uzak bir haftasonu dilerim.

04 Şubat 2008 Pazartesi

İlk Post

Şubat'ın 4'ünde Türkiye'nin olağan sayılması gereken olağanüstü(!) günlerinden birinde başlıyorum yazmaya.


Yazmak benim gibi biri için çok sıkıntı verici bir eylem. Mükemmeliyetçi sayılırım, dışarıdan "değilim" desem de. Hem yazdığımın okunmasını isterim, hem de kimseler okumasın, yalnız benim olsun isterim. Hem eleştiri duymak isterim, hem de bütün eleştiriler iyi yönde olsun isterim.

Yazılarıma aklımdakilerin hepsini yansıtamamaktan korkarım. Beynimin kıvrımları düşüncelerimin birbirine girmesinden dolayı kıvranıp dururken ben onları yüzüstü bırakırsam kahrımdan kıvranırım.

Yazdığımın, yarattığımın hali hazırda bir benzerinin olmasından çekinirim. "Şu ana kadar keşfedilecek, bulunacak şeyler tükendi." fikri beni tüketir, "Bu laf hep söylenegelir, her zaman da söyleyecek yeni şeyler vardır." karşı fikri beni canlandırır, kan yapar bünyeme.

Aynı zamanda bütün bu gelgitli düşüncelerin boş ve heves kırıcı olduğunu, yazar kişinin yalnızca yazmaya odaklanması gerektiğini savunurum.

Beynimin ve bedenimin hapsettiği fikirlerin sağlıklı bir şekilde çıkabileceği yegane yer kalemim, klavyem. Aslında fikirlerin klavyeden süzülmesi zevkini yaşamaktan çok, bir arşivi okumanın hazzını yaşamak için, aylar sonra geriye dönüp de "Zamanında bu olmuş, ben de bunu demişim." demek için bu blog.

Türkiye'nin ve Dünya'nın olağanüstü günlerini olağanmış gibi serinkanlı karşılama ve blog'a taşıma hevesiyle,

Antonio Gramsci'ye saygılarımla,